12 Ekim 2010 Salı

Four Lions



Bu film tam manasıyla muhteşem bir kara mizah örneği..

Kuzey İngiltere'de yaşayan ve kendilerini 'kendilerince' cihada adamış 4 Asya kökenli İngiliz kafadarın hikayesi..

Four Lions..

Bu 4 müslüman kafadar bir şekilde radikalleşmiş ve cihada hizmet etmek istiyorlardır. Bunun için de bir planları vardır. İntihar bombacısı olmak..

Filmin yönetmeni Chris Morris. Bu film yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi. Buna rağmen harika bir film çekmiş. Filmde Omar isimli elebaşının gizli planını gerçekleştirmek için diğer arkadaşlarıyla birlikte yaptıklarını ve bu arada başlarından geçen komik ve absürd olayları izleyeceğiz.

İngiltere yapımı çok güzel bir kara mizah filmi. İntihar bombacısı olmak gibi ciddi ve sorgulanması gereken bir olayı anlatan bu filmi gülerek izleyeceksiniz. İzlemenizi tavsiye ederim.



Trailer


Four Lions Official Trailer
Yükleyen geojoil. -

25 Eylül 2010 Cumartesi

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları


Nezih Ünen'in Anadolu'yu 5 sene boyunca gezerek hazırlamış olduğu bu yapım, Anadolu'da yaşayan farklı etnik grupların müziklerini modern müzikle harmanlayıp önümüze sunulmuş, bence "Dünya Mirası" niteliğinde harika bir film-belgesel.

Son temsilcilerinin bu dünyadan göçmesiyle birlikte unutulmaya yüz tutacak müzik türlerini kayıt altına almış Nezih Ünen.

Çerkez,Gürcü,Laz,Alevi,Bektaşi,Süryani,Yezidi,Zaza,Türkmen,Ermeni müziklerini yerel halkın kendisinden dinliyoruz. Yapımda ayrıca halkla yapılan söyleşiler ve Anadolu'nun güzel coğrafyasından muhteşem görüntüler de bizlere sunulmuş.

Filmden ziyade bir belgesel olması sebebiyle yazacak çok bir şey yok aslında. Nezih Ünen bu projeye çok emek vermiş. Sadece çok çok güzel demekle yetiniyorum. Siyasi nedenlerle sinemalarda kendine çok az yer bulabilmiş bu projenin DVD'sini derhal edinip filmi izlemelisiniz. Emin olun mest olacaksınız.

Teaser


Anadolunun Kayip Sarkilari / Lost Songs of Anatolia TEASER
Yükleyen AnadolununKayipSarkilari. - Filmler ve diziler Dailymotion'da

6 Eylül 2010 Pazartesi

Nordwand



Bir Alman'ın her başarı hikayesini politik malzemeye dönüştüren Nazi yönetimi, dağcılığı hayat tarzı olarak benimsemiş iki genç insan ve henüz kimsenin zirvesine çıkmayı başaramadığı Eiger dağının Kuzey Yamacı..

1936 Almanya'sında başlayıp İsviçre'de devam eden, gerçek yaşamdan alınmış bu hikayede Toni Kurz ve Andreas Hinterstoisser'in Alp Dağları'nın tırmanılmamış son kalan yamacına tırmanma macerasını izliyoruz. Toni ve Andreas çocukluklarından beri arkadaştırlar ve o zamanlardan beri bir ekip olarak dağlara tırmanmaktadırlar. Diğer bir çocukluk arkadaşları olan Luise Fellner ise büyüdükten sonra onlardan ayrılmış ve Berlin'de bir gazetede işe başlamıştır.

Toni ve Andreas SS ordusunda, Luise Berlin'deyken bu tırmanış hikayesi gündemlerine gelir. Luise, çalıştığı gazete tarafından çocukluk arkadaşları Eiger dağının Kuzey Yamacı'na tırmanırken onların hikayesini yazması ve görüntülemesi için görevlendirilir ve onların yanına döner. Toni başta bu tırmanışa çok tehlikeli olduğu gerekçesiyle karşı çıksa da sonunda tırmanmaya karar verir. Ekip İsviçre'ye geçer ve tırmanış başlar..

Çok zor hava ve doğa şartlarında gerçekleşen bu tırmanışta ekiplerin başına hiç beklemedikleri olaylar gelecektir.

2008 yapımı bu sürükleyici filmde heyecan ve gerilim had safhada. Filmdeki görsellik ve dağcılık sahneleri ise çok başarılı. Filmin yönetmeni Philipp Stölzl. Başrollerde Benno Fürmann,Florian Lukas ve Johanna Wokalek var.

Sıkılmadan izlenebilecek bir film..


-------------------------

Bugün de kullanılan Hinterstoisser geçişi.

24 Ağustos 2010 Salı

Into The Wild



Tek tip insan modeli yaratmaya çalışan ve bizi böyle yönetmek isteyen sisteme isyan eden ve isyanını eyleme dökerek ailesi dahil herşeyini geride bırakıp Alaska'ya doğru yolculuğa başlayan Christopher Johnson McCandless isimli Amerika'lının gerçek yaşam öyküsü..

Christopher Johnson McCandless'ın sistemle çok büyük sorunları vardır. Hayali doğaya geri dönmektir. Yani içinde telefon,bilgisayar ve hatta ev olmayan sınırsız bir özgürlük düşler. Medeniyet tarafından daha fazla zehirlenmemek adına varmak istediği yer Alaska'dır. Kolejden mezun olduktan sonra ilk işi eğitim fonundaki 24.000 doları bir hayır kurumuna bağışlamak olan Christopher Johnson McCandless cebindeki paraları da yakarak yola çıkar.

Bu büyük macera esnasında kendine Alexander Supertramp ismini koyan 22 yaşındaki Christopher Johnson McCandless'ın yolculuk sırasında yaşadıklarını,edindiği arkadaşlıkları ve düşüncelerini bize yansıtan Sean Penn'in yönettiği bu film 2007'de sinemalarda gösterilmiş ve büyük beğeni kazanmıştı. Spoiler vermemek adına filmde geçen hiç bir olayı burada yazmayacağım ancak filmin zaman zaman eğlenceli zaman zaman da hüzünlü geçtiğini belirtmek istiyorum.

Film şu anda IMDb Top 250'de 143. sırada. Başrollerde Christopher Johnson McCandless'ı canlandıran Emile Hirsch, ailesini canlandıran William Hurt ve Marcia Gay Harden gibi isimler var. Ayrıca filmin bir bölümünde Twilight serisinin kadın yıldızı Kristen Stewart da rol almakta.

Bana göre güzel bir film seyretmenin yanında yaşamla alakalı çok önemli derslerin de alınabileceği bu güzel eseri kesinlikle izlemelisiniz.

-------------------------
Filmde de görebileceğiniz Christopher Johnson McCandless'a ait bir yazı.

25 Temmuz 2010 Pazar

3D ve Sinema



Dün Saw 7 nin fragmanını izleyince bu yazıyı yazmaya karar verdim. Serinin son filmi 3D olarak karşımıza çıkacakmış. Ben 3D teknolojisinin sinemada yaygınlaşmasına karşıyım. Evet filmlere muhteşem bir görsellik katıyor ancak bence bu teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte senaryoların kalitesinde düşüşler göreceğiz. Çünkü yapımcılar senaryo ne kadar kötü olursa olsun bu teknoloji ile birlikte seyirciye süslü efektler desteğinde görsel şölenler sunabilecekler ve durum böyle olunca bir çok yapımcı işin basitine kaçarak Avatar filminde olduğu gibi sıradan bir senaryo ile süper görüntüyü bir arada sunarak gişe rekoru kırabilecek.

Bence 3D teknolojisi mümkün olduğu kadar az kullanılmalı ki gelecekte sinemalarda 3.sınıf filmlerden başka filmler de izleyebilelim. Yukarıda Avatar örneği verdim. Bence çok zayıf bir senaryoya sahipti ancak teknoloji desteği sayesinde gişe rekoru kırdı. Yapımcısına para o kadar tatlı geldi ki bize 10 yıl önce izlediğimiz Titanic'i bir de 3D olarak izletmeye karar verdi. Teknoloji dizi film yapımcılarını tembelliğe itti. En basit sahneler bile yeşil ekran kullanılarak çekiliyor. Koskoca bir dizi yeşil ekranlar kullanılarak tek bir stüdyonun içinde çekilip bitiriliyor.

Sanıyorum böyle giderse kötü senaryolara sahip,sıradan oyuncuların oynadığı filmlerden oluşan sinema günleri bizleri bekliyor.

23 Temmuz 2010 Cuma

Groundhog Day





Eğlenceli bir film daha.. Groundhog Day

Her gün 2 Şubat sabahına uyandığınızı düşünün. Filmde karakterimiz Phil'in başına gelen olay tam olarak bu.

1993 yapımı bu filmde başrollerde Ghostbusters'dan bildiğimiz Bill Murray ve güzel kadın oyuncu Andie MacDowell var.

Phil Connors bir hava durumu sunucusudur. Groundhog Day şenlikleri için bulunduğu Punxsutawney kasabasında başına bu fantastik olay gelir. Şenliğin olduğu günün sonunda Phil yatağına uzanır ve uyur. Ancak sabah uyandığında bir terslik vardır. Tarih yine 2 Şubatı göstermektedir. Bir önceki gün ne yaşadıysa tekrar başına gelmektedir. Aynı kişiler aynı diyaloglar.. Phil bu şoku atlatmaya çalışıp ne olduğunu anlamaya çalışken ertesi gün yine aynı şey başına gelir. Günler Phil'in akıl sağlığını zorlayarak böylece geçerken Phil aynı yapım ekibinden Rita'ya ( Andie MacDowell) aşık olur. Her gün onu etkilemek için değişik yollar denemektedir. Bu arada içinde bulunduğu durumdan o kadar bunalır ki intihar etmeyi bile dener. Tabi ki başaramaz. Tekrar 2 Şubat günü saat 6'da uyanır.

50 First Dates kıvamındaki bu film Phil'in Rita'yı tavlamak için yaptığı komik şeyler ve içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için denediği saçma şeylerle sizi çok güldürecek ve eğlendirecek.

Sıkıldığınız zaman veya karamsar olduğunuz bir dönemde bile sizi eğlendirebilecek ve hatta sıkıntılarınızla alakalı umut verebilecek bu romantik komediyi izlemeniz şiddetle tavsiye edilir.

Filmin IMDb Top 250'de 160. sırada olduğunu da size bir fikir vermesi açısından belirtmeliyim.

L'instinct de mort - L'ennemi public n°1






L'instinct de mort.. Bir haydutun hayatı.. Filmin İngilizce adı Mesrine: Killer Instinct. Başrolde Vincent Cassel var ona Mathieu Amalric,Gérard Depardieu gibi usta oyuncular eşlik ediyor. L'ennemi public n°1 ise yapımın devam filmi. Burada iki filmi bir arada değerlendireceğim çünkü ikinci film ayrı bir senaryo içermiyor.

Film ünlü Fransız haydut Jacques Mesrine'nin Cezayir savaşından sonra Fransa'ya dönmesiyle başlayan haydutluk hayatını anlatıyor. Filmde Jacques Mesrine'yi Vincent Cassel canladırıyor. Jacques Mesrine Cezayir'de işkence yaparak tamamladığı askerlik günlerinden sonra Fransa'ya döndüğünde normal hayata uyum sağlayamıyor ve bir arkadaşı vasıtasıyla yerel bir gangster olan Guido (Gérard Depardieu) ile tanışarak haydutluğa ilk adımını atıyor. O günden sonra ölümüne kadar devam edecek olan bir suç zinciri başlıyor.Banka ve kumarhane soygunları,fidye için zengin kişileri kaçırma ve daha nicesi..

Jacques Mesrine arada polis tarafından yakalansa da yüksek güvenlikli hapishanelerden kaçmayı başarıyor. Ancak bu firarlar kanlı oluyor ve devlet Jacques Mesrine'yi L'ennemi public n°1 yani bir numaralı halk düşmanı ilan ediyor. Onu yakalamak için özel birlikler kuruluyor. Ancak Jacques Mesrine kendini bir devrimci olarak gördüğünden hapishanedeki şartlara ve adalet sistemine dikkat çekmek için daha önce kaçmış olduğu hapishaneye firari durumdayken kanlı bir baskın yapıp devlete meydan okuyor. Halk ve basın Jacques Mesrine'yi mahkemelerde yaptığı konuşmalar, basına yaptığı açıklamalar yüzünden sempatik bulsa da Fransız polis teşkilatı içinde bir Jacques Mesrine nefreti oluşuyor ve teşkilat bu nefretini acımasız bir şekilde gösterme fırsatını ele geçirdiğinde bu fırsatı boşa harcamayacağını Mesrine'ye bildiriyor.

Çok heyecanlı ilerleyen bu filmde yönetmen de çok başaralı işlere imza atmış. Çekimleri görünce bana hak vereceksiniz. Jacques Mesrine'yi canlandıran Vincent Cassel çok iyi bir oyunculuk çıkarmış. Gerçek hayattan uyarlanan bu seriyi hiç sıkılmadan izleyebilirsiniz. Ancak kendinize 4 saatlik bir boşluk ayırıp ondan sonra filmi izlemeye başlamınızı öneririm çünkü ilk filmi bitirdikten sonra kesinlikle hemen ikincisini izlemek isteyeceksiniz.



Jacques Mesrine'nin Match dergisine verdiği poz.

22 Temmuz 2010 Perşembe

The Boat That Rocked


İlk yorumumu izlediğim son film üzerine yapmak istiyorum. The Boat That Rocked.. İkinciye izlediğim bu filmden Ertuğrul Özkök'ün bir yazısı sayesinde haberim olmuştu.

Film,1960'ların ikinci yarısında İngiltere'de Rock&Roll en müthiş çağını yaşarken BBC radyosunun hükümetin baskısıyla günde sadece 45 dakika pop müzik yayını yapması üzerine kurulan ve denizden yayın yapan Radio Rock isimli korsan bir Rock&Roll radyo gemisini konu alıyor.

Filmin yönetmeni Richard Curtis. Kendisi daha önce Bridget Jones's Diary,Notting Hill gibi filmlerin senaryo yazarlığını yapmıştı. Filmin başrollerinde Philip Seymour Hoffman,Bill Nighy,Rhys Ifans ve Nick Frost gibi isimler var.

Öncelikle film bize tam bir Rock&Roll nostaljisi sunuyor. Kimler çalmıyor ki.. Jimi Hendrix,The Who,Cat Stevens,The Moody Blues,Duffy..

Bütün bu müzisyenlerin eşliğinde oynanan senaryo müthiş eğlenceli. Hükümetin korsan radyoları kapatmak için çeşitli yasaklar getirmesi üzerine radyoların bu yasakların etrafından dolaşarak çözümler üretmesi çok güzel anlatılmış. Filmde The Count karakteri ile Gavin karakteri arasında yaşanan düello sahnesi ve yılbaşı gecesi kapanması emredilen radyonun son yayınını yaptığı sahne filmin en güzel sahneleri.

Film her ne kadar Rock&Roll sevmeyenleri başlarda biraz sıksa da sonra onları da sarıyor ve bitene kadar güldürüyor. Filmden çıkan siyasi mesaj ise ülkemizde sansürün protesto edildiği bugünlerde çok açıklayıcı; "Hükümetler hiç bir zaman özgür insanları sevmemişlerdir."

Sonuç olarak eğlenmek,gülmek isteyenler için kesinlikle tavsiye ettiğim bir film. Hele ki Rock&Roll seviyorsanız 23.746 kişinin oyuyla IMDb'de 7.5 puan alan bu filmi ölmeden önce mutlaka izlemelisiniz.

Scene 1

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm izlediğim başarılı ve güzel dizileri,filmleri yazacağım blog sayfasını nihayet açmış bulunuyorum.

Bugüne kadar sayısını tam bilememekle beraber başta dizi,film için en büyük referans kaynağı olan IMDb Top 250'deki filmlerin tamamına yakını olmak üzere 700'den fazla film seyrettim. Bunların büyük çoğunluğunu yabancı yapımlar oluşturuyor. Takip ettiğim ve yazacağım dizilerin içinde hiç bir Türk dizisi yok. Çünkü 2 saate varan süreleri,uzadıkça uzayan sahneleri yüzünden hiç bir Türk dizisini izlemiyorum.

Seyrettiğim bitmiş veya devam eden yabancı diziler ise şunlar: Chuck, Lost, HIMYM, True Blood, Band of Brothers, Dexter, Fringe, Friends, Flash Forward, Heroes, Jericho, Monk, My Name is Earl, Niptuck, Prison Break, Scrubs, Spartacus, Supernatural, 24, Oz, The OC, X Files, Alias, Life on Mars,The Sopranos,House M.D.

Burada yapımları yazarken iyi,kötü şekinde bir tespitten ziyade sadece size önermek istediğim yapımları yorumlama şeklinde bir yol izleyeceğim. Yani eğer izlediğim bir film veya dizi kötüyse o yapımı buraya taşımayacağım. Benim amacım evde sıkıldığınız bir vakit veya canınız güzel bir film izlemek istediğinde başvurabileceğiniz bir kaynak oluşturmak. Belirtmek isterim ki; çok çok lüzumlu değilse Godfather,Matrix vb. gibi zaten herkesin bildiği ve güzel olduğu hususunda hem fikir olduğu yapımları yazmayacağım.

Yorumlarım size saçma veya yanlış gelebilir ancak bu yorumları bir sinema-tv eleştirmeni olarak değil sadece izlediği ve önermek istediği yapımlar hakkında düşüncelerini paylaşan sıradan bir kişi olarak yazdığımı unutmayın lütfen.